5 Ocak 2011 Çarşamba

BABAM CAMUS(Catherine Camus)

BABAM CAMUS(Catherine Camus)

Babam, ünlüymüş o meğer, ölene kadar bilmiyordum. Öldüğü zaman anladım. İmrenilecek bir durum değil. Benim için babaydı o. Tuhaf, amma tuhaf şey. Gülüşüne bayılırdım. Başkaları için, Albert Camus bir efsaneydi, baba değil. Bilincinde olmadığım ve babamın bizden uzak tuttuğu şöhret, erkek kardeşimle benim üstümüze düştü ve ezdi bizi. 14 yaşındaydım. Hiç kimse, hiç ama hiç kimse benim acı çekebileceğimi düşünmedi. Annem bile. Darmadağın olmuştu. Babamın ölümünden hemen sonra, Agathe’ı, küçükken babamın bana verdiği dişi kediyi ameliyat ettirmek gerektiğini söyledi bana. Babamın şöyle bir şarkı mırıldanışını hâlâ duyar gibiyim: “Agathe, cici kedi, ne güzel patileri...” Sağa sola yavrular dururdu Agathe –bizim evde özgürlük vardı, kedilere bile– yavruları vermeden önce iki ay evde tutardık. Kedi yavrularına bayılırdım. Annem bana “Ne yapacağız bunları? Baban veriyordu. Bizden kimse almaz ki” dedi. Haklıydı. İşte o zaman hayat neymiş anladım. Annem kediyi ameliyat ettirdi.
Okulda babamın mesleği sorulduğu zaman, ben de “yazar” diye yanıt verdiğimde dert oluyordu bu bana. Marangoz bir meslek erbabıdır. Ya yazar? Evde kalıp çalışma masasının başında bir şeyler karalayan adam miskinin teki sayılır... Babamı rahatsız etmememiz beklenirdi. Ama rahatsız ettiğimizde de hiçbir şey demezdi. Oturup kalkmak, yemek yemek ve başkalarına saygı göstermek konusunda hem dikkatliydi hem de ciddi. Annemin ya da anneannemin tokatlarını yeğlerdim fazlasıyla. Onlarlayken, bir aptallık ettiğimde kesilecek faturayı bilirdim. Öderdim, gönül rahatlığıyla sıfırdan başlardım yeniden. Babamlayken ela gözlerinin bir bakışı ve birkaç sözü yeterdi insanın kendini yerin dibine geçmiş hissetmesi için. İlk komünyon ayinimi gerçekleştirmek istediğimi söylediğimde bana Tanrı’ya inandığım için mi yoksa güzel bir elbisem ve hediyelerim olsun diye mi bunu istediğimi sormuştu. İşin sarpa sardığını hemen anladım. “Pek mi parlak bir şey bu sence?” En azından mesele açıktı. Ona göre, başımızı sokacak bir yerimiz ve kitaplarımız varsa, bize gereken her şeyimiz var demekti. Bizim evde lüzumsuz nedir bilinmezdi. Yararlı hediyeler istemek gerekirdi. Noel’de bir okul çantası, güzel bir okul çantası bile çok sevinilecek bir şey değildir. Babamın bana son yaş günü hediyesi bir çalışma masasıydı. Güzel bir masa elbette... Ama ağır hastalanıp yattığımda bana bir pikap hediye etti, Teppaz marka. O kadar tarzımız olmayan bir şeydi ki bu, öleceğime büsbütün inanmıştım.
Anneme yardımcı olan bir hanım vardı. Yataklarımızı yapardık, ayakkabılarımızı cilalardık ve o hanımın emrine amadeydik. Olağandı bu. Babam, dolaylı yoldan, bu hanıma mesleğinden ötürü –temizlikçiydi kadın, babamın annesiyle aynı meslektendi– saygı göstermemizi isterdi. Annesi sağırdı, ne okuma bilirdi ne yazma. Kocası Birinci Dünya Savaşı’nda öldürüldüğünde, yönetim, dedemin kafatasını parçalayan şarapnelin bir parçasını göndermiş ona. Babaannem, çocuklarıyla birlikte, yaşça büyük olan Lucien ve kundaktaki Albert’le, annesinin yanına, Cezayir’de Belcourt mahallesinde yaşamaya dönmüş. Tatlı bir boyun eğişten ibaretti babaannem. Hepsi yoksulmuş, çok yoksul, başka da bir şey düşünmüyorlarmış. Babam bir yerlerde “baskı görenlerin zekâsı aslolana yönelir” diye yazmıştı. Burada aslolan, karın doyurmaya yetecek para bulunup bulunamayacağıdır. Yarın değil, bu akşam. Babam bana büyükannesinden söz ederken nefret ederdim o kadından çünkü sığır sinirinden yapılma bir kamçıyla dövermiş babamı. Babaannem –genellikle sadece hareketlerle kendini ifade eden biriydi– sırf “Kafasına vurma” diyebiliyormuş usulca. Daralmış, kendi içine kapanmış bir dünyaymış bu, dışarıdayken içeride olduğundan daha iyiymiş babam. Belcourt’lu bir oğlanmış o. Arkadaşlarıyla birlikte, barınağın adamı Bay Galoufa’nın iki tekerlekli yük arabasıyla yarışırmış, başıboş köpeklerle kedileri özgürlüğe kavuşturmak için. Mahalledeki herkes gibi, pataouète konuşurmuş. Fransızca onun için büyük bir başarı olmuş. 11 yaşındayken (!) ilkokul sona ermiş: Büyükannesi eve para getirsin diye çalışmasını istemiş. Ama öğretmeni Louis Germain babamı fark etmiş. Onun hakkını savunmuş ve kazanmış: Babam eğitimine devam edecektir böylece. Lisede ilk defa adaletsizliği sezmiş. Başkalarının dünyasıyla kendisininki arasında bulunan uçurumu. Daha sonraları Saint-Germain-des-Prés’de de aynı şey olacaktır. Cüzamlı gibi bakarlar ona. Babam kendini cüzamlı gibi hissetmiyordu ama. Morali tamdı. Ama adaletsizlik yerli yerindeydi, daima. Fotoğraflarda, öğrencilerin çoğunda kocaman kravatlar var. Onda yok. Daha o zamanlarda özgürmüş. Sonraları, “güzellik var, bir de aşılananlar” dediğinde ve “ne güzelliğe ne de aşılananlara sadakatsizlik etmek” istemediğinde, işte o zaman başladı her şey galiba.
17 yaşındayken, kan tükürmeye başlar. Verem. Ölümcül hastalık, utanılası hastalık. O dönemde veremden ölünüyordu, veremliler de vebalıymış gibi görülüyordu. O zamana kadar hiçbir şeye sahip değilmiş babam, yaşıyordur işte. Ona doğal geliyormuş bu. Ama yaşamanın bile pek o kadar garanti olmadığını öğrenir. Michelet sokağında kasap olan, teyzesinin kocası Acault’nun yanına gider çünkü en azından orada iyi et yiyebilecektir. Enişte masondur, evinde bir sürü kitap vardır. Babam o zamana kadar bir evde kitap görmemiştir hiç. Daha sonraları agregasyon sınavına girmesine izin verilmez, hastalığı bulaşıcı diye. 1939’da askere de alınmaz. Roger Nimier’nin yorumu: “Savaşı Camus’nün akciğerleriyle yapmadık...” Nasıl, harika değil mi?
Futbolu bırakmak zorunda kalır. Oysa seviyormuş. Kaleciymiş. Ona “Bastıbacak” diyorlarmış çünkü geç boy atmış. Sablettes plajı vardır hayatında, deniz ve güneş. Ve daha o zamanlar, inanılmaz bir özgürlük duygusu, kadın bedenlerinin, “bağlanma”nın, tiyatronun birbirine karıştığı. Alger républicain gazetesinde sürdürdüğü gazeteciliğin bir de. Daha sonraları şöyle yazacaktır: “Öncelikle, yoksulluk hiçbir zaman bir mutsuzluk kaynağı olmadı benim için: Işık zenginliklerini yayıyordu onun üstüne.” Théodore de Banville’in Gringoire oyununda Olivier le Daim’i oynadığı sırada günde 85 frank kazanıyormuş. Fena sayılmaz! Ders veriyor, meteorolojide çalışıyor, bir de güreşiyormuş, burnunun kırıldığı güne kadar.
23 yaşındayken, ki 1930’ların sömürge toplumunda inanılmaz ölçüde modern gelen bir şey bu, ikisi eşcinsel üç kadınla birlikte ortak bir ev tutar. Bu “Esaslı Ev”in taraçası Cezayir koyuna bakar. Louis Bénisti “Dünyanın Karşısındaki Ev” adıyla resmetmişti evi. Babamın, adını Kierkegaard’dan alan Kirk diye bir köpeği vardır. Yazmaya karar verir. İlk olarak, Tersi ve Yüzü’nü yayınlar, 350 adet basılır yapıt. Kuşkusuz Oran’lı bir hanım arkadaşı aracılığıyla tanışır annem Francine Faure ile, 1937’de. Annem Cezayir’de yüksek matematik öğrenimi yapıyormuş. Piyanistmiş. Baksanıza, nefis bir kadın. Babamla ilk yıllarına ilişkin hiçbir şey anlatmadı bana. Onu hep sevdiğini biliyorum sadece. Babam da onu seviyordu bence. Başka kadınlar, başka aşklar yaşadı. Ama annemi hiç bırakmadı. Sanırım derin bir dostluk ve dayanışma vardı aralarında. Onları kardeş sanıyordu görenler. Annem çok mutlu değildi bence ama bundan bütünüyle babamın sorumlu olduğunu da sanmam. Annem bana birbirlerini hep sevdiklerini ve bu sevginin hiç de vasat bir sevgi olmadığını söylemişti. 1 Kasım 1936’da babam arkadaşı Pascal Pia ile birlikte Alger républicain’i kurar. Ekmek ve de sardalya almak için tam denk gelir bu... “Kabiliye’de Sefalet” başlıklı röportaj dizisini orada yazar. Adaletle, adaletsizliklerle, çeşitli olaylarla ilgilenir. Hoş görülmez. Gazete sansürlenir. İş bulamaz ve Cezayir’den ayrılıp 1940’ta Paris’e gitmek zorunda kalır. Çalıştığı Paris-Soir gazetesi, bürosunu Lyon’a taşımıştır. Annemle babam Lyon’da evlenir. Gazetenin dizgicileri anneme bir demet menekşe hediye ederler. Annem Cezayir’e döndüğünde bir arkadaşına şöyle yazacaktır: “Hiç kuşku yok ki temkinsizlik ettik. Savaş yokmuş gibi davranmak istedik. Ve savaş bizi ayırdı.” İki yıl boyunca bildikleri tek bir şey vardır: hayattadırlar, hepsi bu.

Veremi nükseden babam Pannelier’de Chambon-sur-Lignon bölgesine yerleşmek zorunda kalır. Çevredeki çiftliklerde köylüler 5000 Yahudi çocuğu saklayıp kurtaracaktır. Direniş hareketi orada, çok yakındadır. Babam Direniş’e katılacaktır. Şöyle yazar: “İyice düşünüp taşındım ve dupduru bir zihinle hareket ettim, çünkü görevim buydu.” Henri Frenay’nin Combat hareketine girer. Hem Gallimard Yayınları’nda yeni kitap önerilerini okuyup değerlendirmektedir, hem de yeraltı gazetesinin başyazarlığını yürütmektedir. Müthiş riske girer. Épinay-sur-Orge doğumlu, Jacques ve Madeleine’den olma, makale yazarı “Albert Mathé” adına düzenlenmiş sahte evraklar taşır üstünde. Tutuklanan, toplama kamplarına gönderilen arkadaşları olur. Kimileri geri dönmez. İşte bu yüzden Direniş madalyasının kendisine verilmesini istemediğini söylerdi hep. Yine de nişan ona verildiğinde, Fransa Alman işgalinden kurtulduktan sonra bir gün, Combat gazetesine gelir ve Ravensbrück’e sürgün gönderilen bir hanım arkadaşına “Kim ihbar etti beni?” diye sorar.
1944’te babam Maria Casarès’le tanışır. Tiyatroda birlikte çalışırlar. Severler birbirlerini, insanı yiyip bitiren bir tutkuyla. Annem Cezayir’den Fransa’ya döndüğünde ne babam ne de annem bilir nasıl buluşacaklarını. André Gide babama Vaneau sokağında bir stüdyo daire kiralamıştır. Annem, “öyle soğuk olurdu ki parkenin çatlakları buz tutardı” diye anlatırdı bana. Annemle babam yine de buluşmuş olsalar gerek ki birkaç ay sonra, 1945 Eylülü’nde ikiz kardeşim Jean ve ben dünyaya gelmişiz. Hayat kolay değilmiş. Annem hamileyken iki bebek için yemek karnesi istemiş. “Gerek yok, biri ölebilir” diye yanıt vermişler. Annemle babamın kendilerine ait bir dairesi yokmuş. Paris’te ya da şehir dışında, arkadaşlarının evlerinde kalıyorlarmış. Michel Gallimard’ın evinde, emeklerken, İnsanlık Durumu’nu kemirmişiz. Hem de sıradan bir nüshayı değil, orijinalini! Babam 1946’da Amerika’ya uzun bir yolculuğa çıktığında kilolarca çikolata, şeker, un, pirinç ve yumurta tozu; 14 kilo sabun, 15 kilo da bebe maması getirmişti.
Babam kitaplarını, oyunlarını yazmaya devam eder. Maria da oyunculuğa. Beni ilgilendirmez bu, hayat işte. Ama evde, Maria aleyhinde tek bir söz duymadım. 1980’li yıllarda, annemin ölümünden sonra tanıştım onunla. Nice’teydim. Bir oyun oynuyordu orada. Tiyatroya not bıraktım. Birbirimize bir sürü şey anlattık. Güzel oldu biraraya gelişimiz. Son derece hayat dolu, sıcak, komik bir insandı. Çikolata yedik. Sigara içiyordu, korkunç öksürük krizlerine tutuluyordu. Bir sigarayı söndürür söndürmez yenisini yakıyordu. Babam ve o birbirlerine benziyorlardı. Ne olursa olsun, delice bir yaşama aşkı vardı her ikisinde de. İnsan katlanıyor. Ama kabulleniyor da.
Fransa’nın Alman işgalinden kurtulduğu sıralarda babam Sartre ve Beauvoir’la çok sık görüşür. Saint-Germain-des-Prés’de hep eğlence, hep dans, hep içki âlemleri vardır. Ama babam onların arasında hep biraz aykırı düştüğü izlenimini taşımıştır. Akdenizliydi, École normale’de okumamıştı, burjuva kökenli değildi. Sartre ona “sokak serserisi” dediğinde büsbütün yanlış sayılmazdı söylediği. Arkadaşı Camus’nün yanındayken kendisinin de alçaldığı duygusunu taşıyordu biraz. Beauvoir’a gelince, onun babama zaafı vardır, karşılık görmeyen. Bu gerçekten bir zaaf mıydı yoksa entelektüel bir merak mı? Bir erkeği tanımak için diyordu –Beauvoir’da bilimseldi her şey!– onunla yatmak gerek. Brassaï’nin şu fotoğrafına bakın: Babam Picasso’nun bir oyununu sahneye koymuştu: Kuyruğundan Yakalanan Arzu. Lacan, Cécile Éluard, Picasso, Valentine Hugo, Leiris’ler, Sartre ve Beauvoir var karede. Peki babam kime bakıyor? Köpeğe.
Yazmak, kendini yanlış anlaşılmaya ve anlaşılmamaya maruz bırakmak demektir. Bunu iyi biliyordu babam. Küçük bir kızdım ama çevresindeki saldırganlığı seziyordum. 1951’de Başkaldıran İnsan yapıtıyla bir tabuyu sarstı. O dönemde Sovyetler Birliği’ne dokunma hakkınız yoktu. Oysa herkes gulag’ın varolduğunu biliyordu. İyi bir amaç uğruna deniyordu. Susuluyordu. Babam konuşmaya karar vermişti. Bu da kimsenin hoşuna gitmiyordu. Bir gün –daha sonraları anladım ki Francis Jeanson’un Sartre’ın emriyle kitabı inanılmaz ölçüde sert eleştirdiği, Les Temps Modernes ile aralarındaki korkunç polemikten sonraymış– babamı salonda, alçak bir koltukta, başını eğmiş otururken buldum. “Üzgün müsün baba?” dedim ona. Başını kaldırdı, gözlerimin içine baktı ve “Hayır, yalnızım” diye yanıt verdi. Hiç unutmadım bunu. Öyle çileden çıkartıyordu ki bu durum beni! Benimleyken yalnız olamayacağını ona nasıl söylemeli, bilmiyordum.
1956’nın Ocak ayında, L’Express’te “Siviller İçin Ateşkes” başlıklı yazısını kaleme aldığında sadece yazmakla kalmadı. Her iki cepheden sivillerin korunmasını önermek üzere Cezayir’e gitti. Genel valilik önceden belirlenmiş salonda bulunmasını engelledi. Babam, aşırı uçların “Camus’ye ölüm!” diye bağırışları arasında toplantıyı Kazba’ya kaydırdı. İş bir kan gölünde sona erecek diye çok korktu. Camus’nün Cezayir hakkında hiçbir şey söylemediği iddiasında bulunmaya cüret edenleri düşünüyorum da! 1945’te, Setif katliamlarını ifşa ettiğinde de yapayalnız bırakılmıştı. Dolayısıyla babam, her sözcüğün şiddeti daha da artırdığını düşünmeye başladığı âna kadar yazmaya devam etti. FLN’nin (Milliyetçi Kurtuluş Cephesi) Messali Hacı yanlılarını tasfiye ettiğini biliyordu; tek partiyle ve devlet diniyle bir Cezayir kurulursa ilk kurbanların Cezayirliler olacağını da biliyordu. O zamandan beri olup bitenlere bakınca, belki de büsbütün yanılmadığı söylenebilir. 1960’tan itibaren hiçbir şey söylemediği bir gerçektir. Ama haklı bir gerekçesi vardı. Mezardaydı da ondan.
Büyükannem Nobel edebiyat ödülünden “İkramiyeni aldığın zaman...” diye söz ederdi... Babam yaşça biraz küçük buluyordu kendisini. “Şahsen ben Malraux’ya oy verirdim” derdi. O gün lisede herkes bana bir acayip bakmıştı. Bir arkadaşıma, elbisemin kenarı falan mı söküldü, yoksa tuhaf bir şeyim mi var diye sorunca güldü: “Paris-Match’a çıkmışsın!” Paris-Match bana bir şey ifade etmiyordu. Evde okunan bir dergi değildi. Olup bitenlerin farkına varamamıştım kesinlikle. Babam kardeşimle beni İsveç’e götürmek istemedi çünkü Nobel Akademisi’nin bizim yol masraflarımızı ödemesi için herhangi bir neden göremiyordu. Cor de Chasse’tan bir smokin kiraladı. Anneme de Balmain’in o çok güzel fildişi elbisesini hediye etti. Elbise hâlâ bende, sadece rengi biraz sarardı. Neyse, annemle babam bütün dünyanın bakışları altında Stockholm’e gittiler. Törende yaptığı konuşmayı, Cezayir’deki ilkokul öğretmeni Louis Germain’e ithaf etti babam.
Hiç mal mülk sahibi olmamış olan babam, uzun zaman civarda bir ev aradı. Yaklaşık yirmi kilometre ilerideki Isle-sur-la-Sorgue’a, arkadaşı René Char’ı görmeye çok sık giderdi. En sonunda 1958 yılında Lourmarin’deki bu eski çiftliği buldu. Babam eski eşya almaya bayılırdı. Annemle biz iki kardeş eve ilk geldiğimizde her yeri dayayıp döşemiş, mobilyaları, perdeleri, yatak örtülerini, hepsini yerleştirmişti. Hatta tencereleri ve süzgeçleri bile satın almıştı. Bir sürü tuhaf nesne vardı, bitpazarından gelme: azizlerden kalma eşyalar, kutsal ekmek kapları. Bayılmıştım. Bir odam vardı, babamın seçtiği güzel mobilyalarla döşeli. Tıpkı hediye paketi gibi bir ev.
[4 Ocak 1960’ta Yonne bölgesinde düz ve çorak bir yolda, Camus’nün arkadaşı Michel Gallimard’ın kullandığı Facel Vega marka araba bir çınara tosladı. Michel Gallimard ölümcül biçimde yaralandı. Albert Camus kaza yerinde can verdi. 46 yaşındaydı. Çantasında İlk Adamın bitmemiş elyazılı metni vardı, “bu kitabı asla okuyamayacak olan kişiye” yani annesine ithaf edilmişti yapıt.]
Odasında yazı takımı vardı. Babam ayakta yazardı, siyah ya da lacivert mürekkeple. Ama burada, bu taraçada, yere oturarak yazdı İlk Adam’ı. Serviye karşı. Servi hâlâ yerli yerinde.

Fransızcadan çeviren: Elif Gökteke


YKY Yayınları/ Kitap-lık Dergisi/ sayı 143'ten alınmıştır.

3 Ocak 2011 Pazartesi

OĞUZ ATAY- TUTUNAMAYANLAR

OĞUZ ATAY- TUTUNAMAYANLAR

S.41
Kendimle biraz olsun alay etmeden kendi kendime yarattığım boşluğa dayanamıyorum.

S.44
Her yapıda, alttaki küçük bir tabakada yapılan küçük bir hatayı bile, onun üstüne koyacağınız daha iyi tabakalarla örtemezsiniz.

S.97
Kişisel değer saydığımız şeylerin, toplumun baskısıyla edinilmiş sahte nitelikler olabileceğini de hiçbir zaman akıldan çıkarmamalıyız.

S.201
Hayattan çıkarı olmayanların ölümden de çıkarı olmayacaktır.

S.226
Sanıkların elinden başarılarının alınmasına oy birliği ile karar verildi.

S.392
Birden yataktan fırlayarak bağırırdı: Selim öldü! Yaşasın yeni Selim! "Eski Selim'e hiç acımıyor musun? derdim.
"O kadar çok Selim öldü ki hangi birine acıyayım. Ayrıca ölülerden korkarım ben. Onlardan ölüm bulaşmasından korkarım.

S.398
Esat Ağabey: Belki hayatınla ilginç olacaksın Selim.
Selim: Doğru. Hayatım, hayatımın romanıdır.

S.542
Dilenciler krallığının en hüstah soylusu olarak kişiliğimizi burnumuza dayıyoruz.


(İLETİŞİM YAYINLARI)

SCHOPENHAUER-AFORİZMALAR

SCHOPENHAUER-AFORİZMALAR

Mutluluk kolay şey değildir; kendimizde bulmak zor, başka yerde bulmak ise imkansızdır.

Madalyalar kamuoyuna yazılmış senetlerdir.

Küfür eden böylelikle ötekine karşı söleyecek gerçek ve doğru hiçbir şeyi olmadığını ortaya koyar.

Bir insan kendinde ne çok şeye sahip olursa başkaları onun için o kadar az şey ifade eder.

Gençliğin gözüyle bakıldığında yaşam sonsuz uzunlukta bir gelecektir; yaşlılık gözüyle ise oldukça kısa bir geçmiş.

26 Aralık 2010 Pazar

BİRKAÇ ŞAİRDEN BİRKAÇ MISRA

BİRKAÇ ŞAİRDEN BİRKAÇ MISRA


simgelerin dilsizliğinde
karşı karşıya dururken biz
armalardır her şeyi kararlaştıran
bazı sözler karanlıkta söylenir
bazı sözler hiçbir zaman

  • (Murathan Mungan/Armalar/Doğduğum Yüzyıla Veda/Metis Yayınları/s.75)


bakın ne diyorum, dünya
sekerek yürüyor, gözümden düştü ya.

  • (İbrahim Tenekeci/Giderken Söylenmiştir I/Giderken Söylenmiştir/Profil Yayıncılık /s.28)


Onunla aşkımız, o diyorum ona,
Bir kez söylenmiş ve istense de
Bir daha geri alınamaz
Kırıcı sözler gibiydi

  • (Cemal Süreya/Karne/Sevda Sözleri/YKY/s.159)


Bekliyorum
Öyle bir havada gel ki,
Vazgeçmek mümkün olmasın.

  • (Orhan Veli Kanık/İstanbul İçin/Bütün Şiirleri/YKY/s.53)


şuracıkta kıvrılayım, teninin tarçın gökleri altında
temiz bir çarşaf ser;beyaz, yumuşak bir yastık
rüya istemem sobanın üzerinde kaynayan suyun huzurundan başka

  • (Murathan Mungan/İnce L, Lalena/Doğduğum Yüzyıla Veda/Metis Yayınları/s.161)

6 Aralık 2010 Pazartesi

FRİEDRİCH NİETZSCHE- İŞTE BÖYLE DEDİ ZERDÜŞT

FRİEDRİCH NİETZSCHE- İŞTE BÖYLE DEDİ ZERDÜŞT

Kolay bir sanat değildir uyumak; onun uğruna bütün gün uyanık olmak şarttır.

Çok düşünülen her şey sonunda düşündürücü olur.

Yaşamayı seviyoruz, ama yaşamaya değil; sevmeye alışık olduğumuz için.

(Ağaç) ne kadar yukarıya, yükseklere ve ışığa uzanmak isterse, kökleri de o kadar kuvvetli bir şekilde toprağın içine, derinliklere, karanlığa,- kötülüğe- uzanır.

Sevgide her zaman delice bir yan vardır. Ama delilikte de her zaman bir tutam akıl vardır.

Tek başına yaşayan için dost hep üçüncü kişidir.

"Ben istiyorum"dadır erkeğin mutluluğu. Kadının mutluluğu ise "o istiyor"dadır.

Biri kendini aradığı için; bir başkası ise kendini yitirmek istediği için gider en yakınındakilere.

İçi bomboş olan fındık bile kırılmak ister.

Zorla alabileceğin bir hakkı sana vermelerine izin verme.

Tüm varlıkların en yücesi ve en küçüğü hangisidir? Asalak en küçük türdendir; ama en yüce türden olan en kabarık sayıda asalağı besler.

4 Aralık 2010 Cumartesi

YÜZYILLIK YALNIZLIK- GABRİEL GARCİA MARQUEZ

YÜZYILLIK YALNIZLIK- GABRİEL GARCİA MARQUEZ

Yazarın bağlı bulunduğu ve en önemli temsilcilerinden birisi olduğu akım büyülü gerçekçiliktir. Bu akımın temel özeliğini ise gerçek ile fantastik hayali olanı beraber anlatma olarak özetlemek mümkündür. Eserin konusu Latin Amerka(Kolombiya)da geçmektedir. Bir çocuk düşünün ki kız kardeşi toprak yiyor. Büyük annesi ise tam anlamıyla bir çılgın. Gelecek hakkında öngörülerde bulunabiliyor. Akrabalarının olağandışı özellikleri var. içlerinde ilginç bir biçimde simyacılıkla uğraşanlar var. bazıları ölenleri görüp onlarla konuşabiliyor. yerleşim yerinde tuhaf şeyler oluyor. İnsanlar uykusuzluk hastalığı unutma hastalığı gibi ilginç hastalıklara yakalanıp ilginç çözüm yolları üretiyorlar. İşte tüm bu söylediklerim akımın büyülü tarafını yani fantastik ögelerini oluşturuyor. bu fantastik tarafa ensest eğilimleri de eklemek mümkün.Günlük hayat bu fantastik olaylarla sürüp giderken bir taraftan da Latin Amerika ülkelerindeki siyasi  olaylar ve gelişmeler devam ediyor. çeşitli mücadeleler yaşanıyor, çeşitli gruplar mücadele veriyor(muhafazakar, liberal...). Au çocuğun ailesi içinden bu mücadelelere katılıp ölenler kahraman olanlar yıllarca haber alınamayanlar oluyor.İşte tüm bunlar da akımın gerçekçiyönünü oluşturuyor. Ancak bu siyasi değişim -realite- öyle bir anlatılıyor ki fantastik ögelere hiç zarar vermiyor ve fantastik ögelerle kaynaşıp daha bir etkili oluyor. Böyle bir kitap Yüz Yıllık Yalnızlık.

Yazarın bu eserinin temellerini aynen kitapta olduğu gibi büyük annesinin anlattığı masallar ve Kolombiya savaşlarına katılan dedesinin anlattığı hikayeler oluşturmuştur. Ayrıca gerçekten de toprak yiyen bir kız kardeşi olduğu söyleniyor. Bu eser yazarı kısa sürede tüm dünyaya tanıtmış ve yazar nihayetinde 1982 tarihinde Nobel'i almıştır. Okuduğum en iyi beş kitap arasına girer dediğim bir kitap. Şiddetle tavsiye ediyorum.



                                                                              Beytullah KILIÇ

SEZAİ KARAKOÇ-TAHA'NIN KİTABI

 SEZAİ KARAKOÇ-TAHA'NIN KİTABI

Sezai Karakoç bilindiği gibi İkinci Yeni Akımına mensup bir şairimizdir. Şairin bu kitabı mesnevi tadında bir eserdir. Tek şiirden oluşmaktadır. Eser sezai Karakoç'un metafizik yönünü çok iyi yansıtmaktadır. Esere mesnevi tadını veren bir özellik de bu metafizik yönüdür. Şairin siyasi ve felsefi görüşü kitapta belirgin bir şekilde hissedilmektedir. Bu görüş ve düşüncelere bakıldığında İkinci Yeni'nin diğer bir büyük şairi olan Cemal Süreya ile ne kadar zıt olduğu görülecektir. Ancak bu iki şairi İkinci Yeni'de birleştiren görüşleri değil, şiirdede imge kullanma  konusundaki başarıları olmuştur. İmgelerle etkisi arttırılan dizeler sayesinde İkinci Yeni Şiiri'nde bu iki şair ön plana çıkmış ve diğerlerini biraz gölgelerinde bırakmışlardır. Aşağıda kitaptan birkaç orijinal dize örneği yer alıyor:


"(...)Kurtuluşu yok bir çıban
       Gelir yakalar insanı insan çıkarken çocukluktan (s.18)

      "Çeşmeler abdestlerde bir azlık duydu ikindileri"(s.29)

    "Çerçiler köy çerçileri eski hamam işleticileri
      Getirdiler eski derilerden gelecek vaktin haberini"(s.33)

    "Aşka batmış çılgın balıkçılar gibi
     Muştu şarabını
     Ayaklarından içmek isterim"(s.36)

     "Şehir son çizgilerini de kaybetti akşamda
      Ölülerin acısından bir düğün havada"(s.55)

      NOT: Bu alıntılar Taha'nın Kitabı-Gül Muştusu / ŞİİRLER IV adlı Sezai Karakoç eserinin Diriliş Yayınları'ndan çıkan sekizinci basksından yapılmıştır.


                                                                                                               Beytullah KILIÇ